Anasayfa Homepage Heim  
 

 
 
 
 
 

 

 

22 ŞUBAT 2014

 

Prof. Dr. Ali Seyyar: “Sosyal Gelişmenin Önündeki En Büyük Engel İftiraya Bağlı Fitne Olaylarıdır”

Zabıta Gazetesindeki yazıları ile dikkate çeken Prof. Dr. Ali Seyyar, Ocak 2014 sayısında İftira, Gıybet ve Fitne konularına yer vermiştir. Sıcak gündemle yakından ilgili olduğu için, bu yazıyı okuyucularımıza sunuyoruz.

 

İFTİRA TOPLUMSAL SARSINTININ KAYNAĞIDIR

Tanıdığımız veya tanımadığımız bir kimse hakkında iftira etmek, toplumsal kaosun ve sarsıntının başlangıcıdır. Yalan söyleme, uydurma, asılsız isnatta bulunma, iftiranın çeşitleridir.

Yalan söyleme, uydurma, asılsız isnatta bulunma, iftiranın çeşitleridir. Bir kimseye işlemediği bir suçu isnat eden bir şahıs, kişilik bozukluğun önemli bir unsurunu nefsinde taşır. Nefis diyorum, çünkü iftira ancak nefsanî yani şeytani dürtülerin bir dış yansımasıdır. İftirada bulunan kişi veya kişiler, şeytan veya şeytanlarla işbirliği halindedir. Kısacası bir insanın, yapmadığını bildiği hâlde veya düşmanlığından dolayı onun hakkında zanda bulunarak kötü bir işi yaptığına dair deliller uydurup, ona yüklenmeye kalkışması ve onu müşkül duruma itmesi, sadece bireysel anlamda kötü bir oyun değildir.

Aynı zamanda toplum içinde güveni ve adaleti sarsan bir eylem biçimlerinin en kötüsüdür. Çok kötü bir tutum, ahlâkî zafiyet, huy ve davranış biçimi olan iftira, çoğu zaman aşağılık duygusu taşıyan, aşırı kıskançlık besleyen kindar kişiler tarafından yapılan yalan ve uydurmalardır. İslâm, insan şahsiyetini zedeleyici mâhiyetteki hak ihlâllerine dair gerekli bilgiler ve uyarılarda bulunduğu halde ne oluyor da bugünün Müslümanları, kendi hatalarını düzeltmek yerine başkalarının yapıp yapmadıkları kesin olmayan eylemlerine kafa yoruyorlar. Her akıllı insan, iftiranın hem temiz fıtratını bozacağını, hem de toplumsal huzuru bozacağını iyi düşünmelidir. Henry Fielding gibi düşünürler, iftiranın, kılıçtan daha zalim bir silah olduğunu söylerler. Çünkü iftiranın açtığı bireysel ve toplumsal yaraların, kapanması çok zordur.

Toplumsal Huzursuzluğun Bir Başka Adı: Fitne

Arapça “fe-te-ne” kökünden gelen fitne, ateşle bir madeni eritip, saf altını ayrıştırma işlemi için kullanılmıştır. Ateşte yakma ile sıkıntı ve belalarla insanın sınanması benzetilmiş, sabır ve tevekkülle insanın altın gibi saflaşıp parlaması mecaz yolu ile ifade edilmiştir. Temel anlamı, “imtihan”, “zorlu sınav” demek olan fitne, “küfür, her türlü günah ve kötülük, belâ, mihnet, musibet, nifak, ihtilaf, ayartma, kavga, azaba sebebiyet veren hâdise” anlamlarına da gelir. İnsanlar arası sosyal münasebetin gevşemesi, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın bozulması ve bunun yerine toplumda ihtilaf, kargaşa, karışıklık, anarşizm ve çekişmenin hâkim olması sonucunda ortaya çıkan sosyal bozulma, parçalanma ve huzursuzluk. İslâmî terminolojide fitne, insanın kalbini, aklını ve gönlünü hak ve hakikatten saptıran fikrî ihtilafların bütünüdür. Fitne dinî bir tehlike olduğu kadar, ahlâkî, sosyal ve ilmî çöküşü de beraberinde getirdiği anarşik bir ortamdır.

Fitne Gıybet İlişkisi

Fitneye sebep veren, baka bir yaklaşım da gıybettir. İnsanları arkadan çekiştirme, onları küçük düşüren, onları rencide eden söz ve davranışların bütünüdür gıybet. Gıybet, doğru bile olsa, bir kimsenin gıyabında beğenmeyeceği, hoşlanmayacağı bir söz sarf etmek, kişinin bedenî, nesebî, ahlâkı, işi, dini, dünyası, ayıbı, kusuru, kılık-kıyafeti, evi, bineği gibi şahsî ve sadece onu ilgilendiren meseleler hakkında gıyabında dedikodu yapmak ve eleştirmektir. Peygamberimiz (sav) gıybeti, “Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” şeklinde tanımlamış; “Din kardeşinin yüzüne karşı söylemediğin şeyi, ardından söylemen gıybettir” demiştir. Bir kişinin gıyabında ondan hoşlanmayacağı şekilde, hakkında doğru olan bir şeyi söylemek, alenî gıybetin ta kendisidir. Peygamberimizin (sav) ilave açıklamalarına kulak verelim: “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun; eğer yoksa bir de iftirada bulundun.” Böyle durumlarda kişi, iftiralı gıybette bulunmuş olur. Eğer gıybet ederken, kullandığımız bilgi, bizzat kendi gözlemimize ait değilse, başkasından duymuşsak, dilden dile kesinlikle değişime uğrar ve doğruluğunu yitirir. Başkasından veya başkalarından duyduğumuz bilgiyi aktardığımızda, sözlerimiz sadece gıybet olmaz aynı zamanda iftiralı gıybete dönüşür.

İftira ve Sosyal Dışlanmışlık

Söz konusu iftira olunca, birisi veya bir grup hakkında birisi veya birileri tarafından yalan uydurmanın, medya araçlarıyla dalga dalga yayılmasının sonucundaki sosyal tahribat gücünün ne kadar yüksek olduğunu ayrıca belirtmem gerekir. İftiraya uğrayan bir insanın veya belirli bir grubun kendinden güçlü kişi ve kurumların yargısız infazına uğradığını ve dolayısıyla toplum tarafından dışlandığını düşünün. İftiraya uğrayıp da kendilerine savunma hakkını kullanma fırsatı verilmeyen ve(ya) bundan dolayı değişik toplumsal cezalara maruz bırakılan insanlar, mağdur duruma düştükleri için, sosyal dezavantajlı kesimlerin en başında gelirler. Masum insanları, toplumdan uzaklaştırma operasyonları, ancak cahil ve gaddar kişi ve toplumların eseri olabilir.

İftira ve Mazlumiyet

Zannetmeyin ki iftiraya uğramış ve sosyal yönden dezavantajlı veya “engelli” konuma düşmüş (getirilmiş) kişiler, manen yalnızdır ve güçsüzdür. Hangi dinden veya inançtan olursa olsun iftiraya uğramış her insan, haksızlığa uğradığı için, mazlum durumundadır. Ve aslında mazlumlar, manevî yönden en güçlü insanlardır. Ne buyurmuş Peygamberimiz (sav): “Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah'la bu beddua arasında perde mevcut değildir.” Mazlum, dünya hayatında ve meri hukuk sistemi içinde hakkını alamaz ise duadan başka sığınacak bir merci bulamaz. Haksızlığa uğramış bir mazlum, canı yanmış bir şekilde Allah’a sığınırsa iftirada bulunan zalimlerin korkulu rüyası olabilir. İftiraya uğrayan Peygamberin dostları yani sahabiler bile, son çare olarak beddua haklarını kullandıklarını burada hatırlamak isterim. Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın (ra) kendisine iftira eden bir adama beddua etmesiyle müfterinin gözünün kör olması veya Hz. Said Bin Zeyd’in (ra) de bir kadın tarafından iftiraya uğraması sonucunda “Ya Rabbi! Bu kadın yalan söylüyorsa gözü kör olsun” demesi sonucunda kör olması gibi tarihî olaylar çok ibret vericidir. Her insan, meşru bir zeminde bile olsa elbette bazı hatalar yapabilir. Ama hata yapan bir insana iftira atılmamalı, onun hakkında su-i zanda bulunulmamalı, dedikoduya sebebiyet verilmemelidir. Yumuşak huylu Hz. Osman’ın (ra) “Allah’ın affına mazhar olan bir hatayı yüzüme vurarak, beni utandırmaya çalışmayınız” sözü bu noktada ne kadar anlamlıdır. Demek oluyor ki bir olay karşısında sadece olayın aktörleri değil sosyal çevre de ilâhî imtihanın bir parçası oluyor. Bu noktadan itibaren hatasını anlayan insanlardan ziyade müfterileri ayıplamak, terbiye etmek ve mümkünse onları manevî yönden rehabilite etmek gerekir.

İftiraya Karşı Mücadele

İftirada bulunan bir kişi, ahlâken hasta bir insandır. Onun için manevî ve ahlâki boyutuyla rehabilite edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde hem kendine, hem de topluma zarar vermeye devam eder. İftira, gıybet, dedikodu gibi fitneye sebep olan gayri ahlâkî eylemlerin hepsi ile mücadele, toplumsal barış için şarttır. Onun için toplumsal ve kurumsal bazda sosyal ahlâk ve sorumluluğun yaygınlaştırılmasını sağlayan bir eğitiminin yaygınlaştırılması elzemdir. Böylece toplumun fertlerine, fitneye sebep olabilecek bütün tutum ve davranışlardan uzak durmaları ve dillerini korumaları (Hıfz-ı Lisan) sağlanmalıdır. (Zabıta Gazetesi; Ocak 2014)

 

Kaynak: http://www.zabita.com/kose-yazilari/iftira-toplumsal-sarsintinin-kaynagidir.html